İletişim duygu ve düşüncelerin belli bir amaca ulaşmak için karşımızdakilere aktarılmasıdır. Sözlü ya da sözsüz olsun sosyal birer varlık olarak biz insanlar için iletişim daimi bir gerekliliktir. Yaşadığımız yüzyılda da önemini kanıtladığından mutlu ve huzurlu olmak adına konuya özen göstermemiz gerektiği açıktır. Günümüzde neredeyse bir sanat olarak algılanan iletişimde başarı sağlamak için belli kurallara uymamız kanalların düzgün çalışmasına ve sosyal anlamda kendimizi daha rahat hissetmemize yardımcı olacaktır. Şimdi dilerseniz hep beraber iletişim sanatının 9 altın kuralına beraberce bakalım.
Vücut Dili ve gözler en değerli enstrümanlarımızdır:
Özellikle yüz yüze iletişimde temel kurallardan bir tanesi gerek kendimizin ve gerekse karşımızdakinin vücut diline dikkat etmemizdir. Ağzımızdan çıkan kelimeler ve vücudumuzun dili ne kadar uyumlu olursa iletişimde bulunduğumuz kişiler de söylediklerimizden o denli emin olacaklardır. Öte yandan karşımızdaki insanın vücut diline dikkat ettiğimizde elde edeceğimiz ipuçları da bir sonraki adım için strateji saptamamıza yardımcı olacaktır. İlgili insanlarla aynı ortam içinde iseniz doğrudan gözlerine bakarak konuşmak başarımızı arttıracaktır.
Her insana aynı yöntemler işlemez!
Aynı ses tonu ve benzer davranış tarzını benimseyerek her insan ile aynı şekilde iletişim kurmamız mümkün değildir. Bu anlamda yöntemlerimizi ve iniş çıkışlarımızı karşımızdaki insandan aldığımız elektriğe göre ayarlamamız gerekecektir.
Doğru zaman ve ortam şartlarını yakalamaya dikkat:
İletişime başlarken zamanlamaya ve doğru ortam şartlarının oluşup oluşmadığına dikkat etmek sanatın hakkını verebilmek için olmazsa olmazlardandır. Açlıktan bayılmak üzere olan bir insan önüne konmuş koca bir tabak mantıyı yemeye hazırlanırken ona perhizin faydalarından bahsetmek boşa harcanmış bir çaba olacaktır.
Sizin değil karşınızdakinin ihtiyaçlarına bakmayı öğrenin:
İletişim özellikle bir talep için yapılmaktaysa karşı tarafın ihtiyacı olan bir konu üzerinden başlamasına dikkat edilmelidir. Kendi ihtiyaçlarınızı sıralamak sonuç alamadan kanalların kapanmasına neden olacaktır.
Dinlemeyi bilelim:
İletişim esnasında karşınızdakini dinlemeye özen göstermelisiniz. Etkin dinleme sayesinde ihtiyaçları daha kolay anlayacağınızdan iletişimin amacına ulaşması için stratejilerinizi daha kolay saptarsınız. Kulaklarımız dinlemek içindir unutmayalım.
Konuşma dilini iyi ayarlayalım:
Konuşma dilinizi karşınızdakilerin anlayacağı şekilde kullanmaya özen göstermelisiniz. Sonuçta siz ne derseniz deyin söyledikleriniz ancak karşıdakilerin anlayabileceği kadardır.
Konuyu uzatmayalım net cevaplar verelim:
Size sorulan sorulara net cevaplar vermeye ve gerektiği kadar konuşmaya dikkat etmelisiniz. Diyaloğun uzaması kimi zaman karşınızdakini sıkacak, sorulara gereken cevapların verilmemesi ise kişinin aklında soru işaretleri uyanmasına neden olacaktır.
Olumsuz olmaktan ve emir kiplerinden uzak durmalı:
Kullandığınız cümle ve kelimelerin olumlu anlamlar içermesine, suçlayıcı ögeler ve emir kipleri taşımamasına dikkat ettiğimizde iletişim olumlu bir hava içinde sürecektir.
Empati bir Anahtardır kullanmasını bilene:
İletişimde bulunduğunuz kişilerin durumlarını anlamaya ve kendinizi onların yerine koymaya özen gösterin. Bu hem onları daha kolay durum analizi yapmanıza hem de kendinizi daha net ifade etmenize yardımcı olacaktır.
Gereksiz ısrardan uzak duralım:
İletişim kanallarının kapandığını anladığımız zaman ısrar ederek zaman kaybetmekten kaçınalım. Yapılan gereksiz ısrarlar kimi zaman bir sonraki diyaloğun başlamasına bir set çekecektir.
Bu altın kurallara uyduğumuz zaman hayatın hem daha kolay olacağını hem de düşündüklerimize daha rahat ulaştığımızı göreceğiz. Emek harcamaya değer. Ne dersiniz?
Sevgiyle kalın.
Patricia Muradi
12 Temmuz 2009 Pazar
5 Temmuz 2009 Pazar
6 Adımda Pozitif Tartışma Sanatı:
Tartışma genellikle problem haline gelmiş bir durumu çözmek üzere yapılan sözlü bir fikir alış verişidir. Her ne kadar fikir alışverişine aracılık etse de bu işin nasıl yapılacağını bilmeyenler için tartışmanın tehlikeli olması kaçınılmazdır. Yolunu yordamını bilmeyenler için tartışma huzur bozan, insanı mutsuz edip moralini eksinin altına düşüren bir eylemdir.
Nasıl ve neden başlarsa başlasın sonunda birinin fikri galip gelecek olmadı orta bir yol bulunacak daha da olmadı problem çözümsüz kalacaktır.
Sonuçta haklı olanın fikrinin ortaya çıkması iyidir de, tartışırken sinirli davranan ve tartışmayı kavga ile karıştıran insanlardan birisi ile bu çoklu oyunu oynamak durumunda kalmışsanız durum sizi de zorlayacaktır.
Hemen her şeyde olduğu gibi tartışmada da belli bir adap ve uyulması gerekli kuralları vardır. Bu kurallar yazılı olmayıp, uyulmadığında hiç kimse sizi kanun zoruyla adapte etmeye uğraş vermez. Sonuçlarına katlanmaya hazırsanız, uymamak hakkınız daima saklıdır.
Tartışmaktan uzak kalmak her zaman için akıllıcadır. Diğer taraftan bu eylem içerisine girmek zorunda kalmışsak da adabına uymak gerekecektir. Bu hem iç huzurumuzu hem de insanlarla iletişimimizi korumamıza yardımcı olacaktır
Şimdi dilerseniz gelin tartışmaya girmek durumunda kaldığımızda gerek kendimize dikkat etmek ve gerekse karşı tarafı yaralamamak için yapmamız gerekenleri bir terapi tadında gözden geçirelim.
*Tartışma adabından habersiz olanlardan uzak durmaya çalışalım:
Her şeyde olduğu gibi tartışmanın da bir adabı olmakla beraber buna herkesin bizim anladığımız biçimde uyum göstermesini beklemek gibi bir lüksümüz yoktur. Bu nedenle açıkça gerekmedikçe özellikle tanımadığımız insanlarla tartışmaya girmekten daima kaçınmamız gerekecektir. Bu bilinçte bir davranış iç huzurumuzu korumamıza yardımcı olacaktır.
Sonucun ne olacağını bilemediğimiz gibi insanların davranışlarının biçimini ve sınırlarını da kestiremeyeceğimizden olumsuzluklardan uzak kalmamıza yardımcı olur.
*Tartışırken gözlerimize ve içerdiği anlamlara dikkat edelim:
Tartışma esnasında, gözlerimizi bilinçli kullanabilmeyi öğrenmek daima faydamıza olacaktır. Karşımızdaki insanın ne zaman gözlerine bakıp, ne zaman gözlerimizi üzerinden çekmemiz gerektiğini dikkatli ayarlamamız süreçte bize yardımcı olacak en önemli silahlarımızdan birisidir.
Karşımızda bulunan insana gözlerimizi dikmek kimi zaman meydan okuma, gözlerimizi kaçırmakta suçlamayı kabul veya ürkme anlamına gelebileceğinden, gereksiz yanlış anlamaları başından önlemiş oluruz.
*Vücut dilimize özen gösterelim:
Ne kadar soğukkanlı görünseniz de özellikle sizi iyi tanıyan insanlarla tartışma ortamı içerisinde kalmışsanız vücut dilimize dikkat etmek de işimizi kolaylaştıracaktır. Bazen yapılan ufak bir mimik o anda vermeyi istediğimiz mesajın yanlış algılanmasına neden olabilir.
-Eliniz kolunuz ne kadar ağrısa da asla kollarınızı kavuşturmamaya dikkat edin. Vücut dilinden zerre kadar anlamayan insanlar bile günümüzde kollarını kavuşturmanın karşındakinin fikrine katılmamak ve konuya kapalıyım mesajını vermek amacı ile yapıldığını varsaymaktadırlar.
*Ses tonumuzu duruma göre ayarlayalım:
Tartışma esnasında ses tonumuz ayrı bir özeni hak eder. Agresif olmaktan uzak sohbet havasındaki bir ses tonu daima lehimize bir puan olacaktır.
*Saygımızı ve sükunetimizi bozmamaya özen gösterelim:
Tartışmayı kan davasına dönüştürmemek için sinirli olsak da, bunu belli etmemeye saygı kurallarının gerektirdiği şekilde hareket etmeye özen göstermekte sürece uygun hareketlerden birisidir.
*Tartışma ortamı bir arena değil anlaşmazlıkların çözüldüğü yerdir:
Kendi fikirlerinizi kabul ettirmek için tepinmekten kaçınmak bizi daha az yıpratacaktır. Tartışma ortamını bilmediğiniz şeyleri öğrendiğiniz bir yer olarak kabul etmekte huzurunuzu muhafaza etmenize yardımcı olacaktır. Hiçbir konuda değilse bile karşınızdaki insanın ne zaman sinirlenebileceğini veya sınırlarını öğrenebilmek adına sakin olmak size kolaylık sağlayacaktır.
-Karşınızdaki insan dilediği kadar sinirlenebilir. Siz adrenalin seviyenizi normalde tutmaya özen gösterin. Bu hem vücudunuza zarar verip olumsuz değişiklikler yaratarak zayıf düşürür hem huzurunuzu bozar.
Gerekirse yanınıza bir paket çikolata bulundurun. Sinirlenmeye başladığınızı hissettiğiniz anda ağzınıza atarsınız. Kaldı ki sinirlerinizin gerilmesi tartışma bitiminden sonra bile sizi etkilemeye devam edecektir.
Bu ufak noktalara dikkat edildiği zaman tartışma sonucu ne olursa olsun, insanlarla yaşadığımız problemler daha az olur. Huzurumuz kaçmaz. Önemli olan huzur içinde yaşayabilmek değil midir?
Sevgiyle Kalın...
Patricia Muradi
Mayıs 2009 Genç Gelişim Dergisi
Nasıl ve neden başlarsa başlasın sonunda birinin fikri galip gelecek olmadı orta bir yol bulunacak daha da olmadı problem çözümsüz kalacaktır.
Sonuçta haklı olanın fikrinin ortaya çıkması iyidir de, tartışırken sinirli davranan ve tartışmayı kavga ile karıştıran insanlardan birisi ile bu çoklu oyunu oynamak durumunda kalmışsanız durum sizi de zorlayacaktır.
Hemen her şeyde olduğu gibi tartışmada da belli bir adap ve uyulması gerekli kuralları vardır. Bu kurallar yazılı olmayıp, uyulmadığında hiç kimse sizi kanun zoruyla adapte etmeye uğraş vermez. Sonuçlarına katlanmaya hazırsanız, uymamak hakkınız daima saklıdır.
Tartışmaktan uzak kalmak her zaman için akıllıcadır. Diğer taraftan bu eylem içerisine girmek zorunda kalmışsak da adabına uymak gerekecektir. Bu hem iç huzurumuzu hem de insanlarla iletişimimizi korumamıza yardımcı olacaktır
Şimdi dilerseniz gelin tartışmaya girmek durumunda kaldığımızda gerek kendimize dikkat etmek ve gerekse karşı tarafı yaralamamak için yapmamız gerekenleri bir terapi tadında gözden geçirelim.
*Tartışma adabından habersiz olanlardan uzak durmaya çalışalım:
Her şeyde olduğu gibi tartışmanın da bir adabı olmakla beraber buna herkesin bizim anladığımız biçimde uyum göstermesini beklemek gibi bir lüksümüz yoktur. Bu nedenle açıkça gerekmedikçe özellikle tanımadığımız insanlarla tartışmaya girmekten daima kaçınmamız gerekecektir. Bu bilinçte bir davranış iç huzurumuzu korumamıza yardımcı olacaktır.
Sonucun ne olacağını bilemediğimiz gibi insanların davranışlarının biçimini ve sınırlarını da kestiremeyeceğimizden olumsuzluklardan uzak kalmamıza yardımcı olur.
*Tartışırken gözlerimize ve içerdiği anlamlara dikkat edelim:
Tartışma esnasında, gözlerimizi bilinçli kullanabilmeyi öğrenmek daima faydamıza olacaktır. Karşımızdaki insanın ne zaman gözlerine bakıp, ne zaman gözlerimizi üzerinden çekmemiz gerektiğini dikkatli ayarlamamız süreçte bize yardımcı olacak en önemli silahlarımızdan birisidir.
Karşımızda bulunan insana gözlerimizi dikmek kimi zaman meydan okuma, gözlerimizi kaçırmakta suçlamayı kabul veya ürkme anlamına gelebileceğinden, gereksiz yanlış anlamaları başından önlemiş oluruz.
*Vücut dilimize özen gösterelim:
Ne kadar soğukkanlı görünseniz de özellikle sizi iyi tanıyan insanlarla tartışma ortamı içerisinde kalmışsanız vücut dilimize dikkat etmek de işimizi kolaylaştıracaktır. Bazen yapılan ufak bir mimik o anda vermeyi istediğimiz mesajın yanlış algılanmasına neden olabilir.
-Eliniz kolunuz ne kadar ağrısa da asla kollarınızı kavuşturmamaya dikkat edin. Vücut dilinden zerre kadar anlamayan insanlar bile günümüzde kollarını kavuşturmanın karşındakinin fikrine katılmamak ve konuya kapalıyım mesajını vermek amacı ile yapıldığını varsaymaktadırlar.
*Ses tonumuzu duruma göre ayarlayalım:
Tartışma esnasında ses tonumuz ayrı bir özeni hak eder. Agresif olmaktan uzak sohbet havasındaki bir ses tonu daima lehimize bir puan olacaktır.
*Saygımızı ve sükunetimizi bozmamaya özen gösterelim:
Tartışmayı kan davasına dönüştürmemek için sinirli olsak da, bunu belli etmemeye saygı kurallarının gerektirdiği şekilde hareket etmeye özen göstermekte sürece uygun hareketlerden birisidir.
*Tartışma ortamı bir arena değil anlaşmazlıkların çözüldüğü yerdir:
Kendi fikirlerinizi kabul ettirmek için tepinmekten kaçınmak bizi daha az yıpratacaktır. Tartışma ortamını bilmediğiniz şeyleri öğrendiğiniz bir yer olarak kabul etmekte huzurunuzu muhafaza etmenize yardımcı olacaktır. Hiçbir konuda değilse bile karşınızdaki insanın ne zaman sinirlenebileceğini veya sınırlarını öğrenebilmek adına sakin olmak size kolaylık sağlayacaktır.
-Karşınızdaki insan dilediği kadar sinirlenebilir. Siz adrenalin seviyenizi normalde tutmaya özen gösterin. Bu hem vücudunuza zarar verip olumsuz değişiklikler yaratarak zayıf düşürür hem huzurunuzu bozar.
Gerekirse yanınıza bir paket çikolata bulundurun. Sinirlenmeye başladığınızı hissettiğiniz anda ağzınıza atarsınız. Kaldı ki sinirlerinizin gerilmesi tartışma bitiminden sonra bile sizi etkilemeye devam edecektir.
Bu ufak noktalara dikkat edildiği zaman tartışma sonucu ne olursa olsun, insanlarla yaşadığımız problemler daha az olur. Huzurumuz kaçmaz. Önemli olan huzur içinde yaşayabilmek değil midir?
Sevgiyle Kalın...
Patricia Muradi
Mayıs 2009 Genç Gelişim Dergisi
21 Haziran 2009 Pazar
10 Rules of Agency
I start my article by wishing everybody days with many ships and so much income. As I always emphasized, work never stops anyway. We go on playing our role like the players whose screen never closes down. Is this situation same for every country?
As we can travel abroad because of our job, there is
a possibility to assess how every thing has been done there.
We witness that people abroad do not give much
importance to working like us, as we have a continuous connection
with the agencies out of Turkey.
Generally, nobody in a country in the world, especially in Europe,
is obsessed with the subject of working like us. Is it because that
we are workaholics or they are senseless on this subject? I don’t
know... I have never known either. Are they more hardworking
than us so they do not leave any work to do for the weekend and is
it a mystery that nobody leaves work to do after 5 o’clock in the
afternoon? I don’t know this either. If there is someone who
knows, we want to learn it. The thing I know is both the shipowner
and the agents do not want to come to work at the weekends. Only
our citizens do not care about it. He doesn’t care whether it is
morning or evening. He works without protesting whenever he has
to work. Nevertheless everybody isn’t like us.
I had an unlucky experience to understand this when I called the
shipowner on Saturday to inform that the ship will arrive. As it
was a nice and shiny summer day, I had begun to open my e-mails
by planning that I am going to go out of the city and swim in the
sea in the afternoon.(Rule 1: You will never think. You will learn
to live whatever comes up to you). While I was looking whether
there was any important issue, a different ship name took my
attention. I had never met a name like this. When I opened the
e-mail by wondering about it, I saw that it was a message sent
after one hour we had left the office yesterday. (Rule 2: You will
never sleep without looking at your messages. If there is, the object
named as blackberry won’t be too much far away from you. I don’t
know why shipowners think that we have been dealing with the
computers for 24 hours).
Alas and Alas!! The tanker would come on Monday. By the way, it
was good news but the problem was how much cargo she would
carry and which port she would call. The receiver of the cargo
hasn’t been known yet. I couldn’t find any little detail related to
this tanker all through the week although I searched it in my brain.
We were the agent. We had to thank just now, everything was fine
but on the other hand the required information on the work we
have to deal with was still absent. (Rule 3: OK! Although you do
not know anything, you will learn to find by smelling your handful.)
So I had to move on by calling everywhere. But you all know well
that how sensitive those kinds of researches are. You have to be
very careful while making a research if there is someone carrying
the same kind of goods continuously. In short, you can’t ask
anyone in this way: “Do these cargoes which weigh up such tons
and that kind belong to you?” Then you have the risk of expressing
your commercial secrets. However a good agent has to be secretive
and never gives the information about its customers out. Then
what...??? You can’t do this, you can’t do that. How will the
receiver of these cargoes be found? (Rule 4: Ooo! You will know
this. Whenever there is a problem, everybody will be leave holding
the bag on the agency. I advise to read the famous poet ‘Call the
agent’. Remembering the poet will help you to show an attentive
approach to the situation.) Then what remained to be done?
Unfortunately; because of the time differences between the
countries the time elapsing will be waited for, thanks goodness that
the details should be asked to the person who wrote his phone
number and sent the message, will be called. (Rule 5: The proverb
“the one who asks has one side of his face dark; the one who
refuses to give has both sides” does not work out here. He gives it
or not, it is his choice. You are the one who will find the
information wherever it is. Because you are the agency!)
- Hello I am the person who is nominated as the agency about ...
tanker in Mersin. I want to ask...
I told but I could not find the opportunity to complete my words.
The person on the phone repeated the thing I know before with a
depressed tone by making me shut up:
- Today is Saturday!
I could not understand what he really meant. So I tried to go on by
repeating the same thing. (Rule 6: A good agency should know to
assess the psychological situation of the person he is in relation
with and to show the required behavior in this manner.)
- Yes, today is Saturday. The weather is nice here.
I told this with a smiling face. But the person on the phone didn’t
even smile, furthermore it was clear that he wanted to end this
phone call as short as he can.
- I am also talking about this madam. Today is Saturday and I do
not work on Saturdays!
(While I was talking on the phone in my office by walking around
the office I looked at my friends who were working as it was the
first day of the week although it was Saturday.)
I stopped speaking as I had to control my anger although my
nerves came upwards. Of course the shipowner was always right.
Especially when he was not right. (Rule 7: You won’t react
whether you are right or not and be like meat without nerves and
also whether he made you very upset.)
- You are right! It is also an off-day in Turkey but as you know job
doesn’t wait.
I went on with an increasing courage as I heard no voice.
- Thanks for giving the agency to us. We are just moving on. But
we do not have enough information to start the required
procedures and we have only one or two hour’s time. (Rule 8: You
will explain everything without making anybody scared although
the required information is your natural right as in the condition of
a missing information you will be marked as “Untalented Agency”
whether it is your fault or not.)
The person on the phone recognized the reality. But the
information I needed would not reach to me before Monday.
Because our dear shipowner was outside the city for a holiday. As
he was far away from the city, unfortunately he would not be able
to give the information I needed. Luckily I succeeded in taking the
satellite phone number of the captain in this whole noisy situation.
(Rule 9: You will know to work out in emergency situations and
benefit the advantages of technology.)
Then you will ask what did we do? If I try to explain this it will be
a waste of time for you? I am sure that my every agent friend
reading this essay can’t sleep well without arranging all the work
in this situation.
I am glad that all mobile phones, blackberry devices, fax
machines, computers and also our satellite phones that enable us
to communicate with the captains are all here and with us. I don’t
know what we could do if there was not an advanced technology
like this. What were people doing in the past when these were
absent? How can I know? I was too young to be included in this
job in the previous years. The best enjoying activity I had been in
the office was to mix up the telex machine bands and to cause my
father get angry with me and yell at me as “ What did you do?”.
As our subject includes in two different jobs like giving service and
agency, it is absolute that it both hard and enjoying. The tenth and
last rule will be “You should love your job to be successful”.
Otherwise would it be possible to bear up with all these?
With my lovely and nice wishes
Patricia Muradi
As we can travel abroad because of our job, there is
a possibility to assess how every thing has been done there.
We witness that people abroad do not give much
importance to working like us, as we have a continuous connection
with the agencies out of Turkey.
Generally, nobody in a country in the world, especially in Europe,
is obsessed with the subject of working like us. Is it because that
we are workaholics or they are senseless on this subject? I don’t
know... I have never known either. Are they more hardworking
than us so they do not leave any work to do for the weekend and is
it a mystery that nobody leaves work to do after 5 o’clock in the
afternoon? I don’t know this either. If there is someone who
knows, we want to learn it. The thing I know is both the shipowner
and the agents do not want to come to work at the weekends. Only
our citizens do not care about it. He doesn’t care whether it is
morning or evening. He works without protesting whenever he has
to work. Nevertheless everybody isn’t like us.
I had an unlucky experience to understand this when I called the
shipowner on Saturday to inform that the ship will arrive. As it
was a nice and shiny summer day, I had begun to open my e-mails
by planning that I am going to go out of the city and swim in the
sea in the afternoon.(Rule 1: You will never think. You will learn
to live whatever comes up to you). While I was looking whether
there was any important issue, a different ship name took my
attention. I had never met a name like this. When I opened the
e-mail by wondering about it, I saw that it was a message sent
after one hour we had left the office yesterday. (Rule 2: You will
never sleep without looking at your messages. If there is, the object
named as blackberry won’t be too much far away from you. I don’t
know why shipowners think that we have been dealing with the
computers for 24 hours).
Alas and Alas!! The tanker would come on Monday. By the way, it
was good news but the problem was how much cargo she would
carry and which port she would call. The receiver of the cargo
hasn’t been known yet. I couldn’t find any little detail related to
this tanker all through the week although I searched it in my brain.
We were the agent. We had to thank just now, everything was fine
but on the other hand the required information on the work we
have to deal with was still absent. (Rule 3: OK! Although you do
not know anything, you will learn to find by smelling your handful.)
So I had to move on by calling everywhere. But you all know well
that how sensitive those kinds of researches are. You have to be
very careful while making a research if there is someone carrying
the same kind of goods continuously. In short, you can’t ask
anyone in this way: “Do these cargoes which weigh up such tons
and that kind belong to you?” Then you have the risk of expressing
your commercial secrets. However a good agent has to be secretive
and never gives the information about its customers out. Then
what...??? You can’t do this, you can’t do that. How will the
receiver of these cargoes be found? (Rule 4: Ooo! You will know
this. Whenever there is a problem, everybody will be leave holding
the bag on the agency. I advise to read the famous poet ‘Call the
agent’. Remembering the poet will help you to show an attentive
approach to the situation.) Then what remained to be done?
Unfortunately; because of the time differences between the
countries the time elapsing will be waited for, thanks goodness that
the details should be asked to the person who wrote his phone
number and sent the message, will be called. (Rule 5: The proverb
“the one who asks has one side of his face dark; the one who
refuses to give has both sides” does not work out here. He gives it
or not, it is his choice. You are the one who will find the
information wherever it is. Because you are the agency!)
- Hello I am the person who is nominated as the agency about ...
tanker in Mersin. I want to ask...
I told but I could not find the opportunity to complete my words.
The person on the phone repeated the thing I know before with a
depressed tone by making me shut up:
- Today is Saturday!
I could not understand what he really meant. So I tried to go on by
repeating the same thing. (Rule 6: A good agency should know to
assess the psychological situation of the person he is in relation
with and to show the required behavior in this manner.)
- Yes, today is Saturday. The weather is nice here.
I told this with a smiling face. But the person on the phone didn’t
even smile, furthermore it was clear that he wanted to end this
phone call as short as he can.
- I am also talking about this madam. Today is Saturday and I do
not work on Saturdays!
(While I was talking on the phone in my office by walking around
the office I looked at my friends who were working as it was the
first day of the week although it was Saturday.)
I stopped speaking as I had to control my anger although my
nerves came upwards. Of course the shipowner was always right.
Especially when he was not right. (Rule 7: You won’t react
whether you are right or not and be like meat without nerves and
also whether he made you very upset.)
- You are right! It is also an off-day in Turkey but as you know job
doesn’t wait.
I went on with an increasing courage as I heard no voice.
- Thanks for giving the agency to us. We are just moving on. But
we do not have enough information to start the required
procedures and we have only one or two hour’s time. (Rule 8: You
will explain everything without making anybody scared although
the required information is your natural right as in the condition of
a missing information you will be marked as “Untalented Agency”
whether it is your fault or not.)
The person on the phone recognized the reality. But the
information I needed would not reach to me before Monday.
Because our dear shipowner was outside the city for a holiday. As
he was far away from the city, unfortunately he would not be able
to give the information I needed. Luckily I succeeded in taking the
satellite phone number of the captain in this whole noisy situation.
(Rule 9: You will know to work out in emergency situations and
benefit the advantages of technology.)
Then you will ask what did we do? If I try to explain this it will be
a waste of time for you? I am sure that my every agent friend
reading this essay can’t sleep well without arranging all the work
in this situation.
I am glad that all mobile phones, blackberry devices, fax
machines, computers and also our satellite phones that enable us
to communicate with the captains are all here and with us. I don’t
know what we could do if there was not an advanced technology
like this. What were people doing in the past when these were
absent? How can I know? I was too young to be included in this
job in the previous years. The best enjoying activity I had been in
the office was to mix up the telex machine bands and to cause my
father get angry with me and yell at me as “ What did you do?”.
As our subject includes in two different jobs like giving service and
agency, it is absolute that it both hard and enjoying. The tenth and
last rule will be “You should love your job to be successful”.
Otherwise would it be possible to bear up with all these?
With my lovely and nice wishes
Patricia Muradi
14 Mayıs 2009 Perşembe
Sözlerin Ve Düşüncelerin Büyüsü
Konuşurken kullandığınız olumsuz kelimelerin hayatınız üzerindeki negatif etkileri olabileceğinin farkında mısınız?
Peki ya söylediklerinizin, hatta düşündüklerinizin bile sizi nasıl kısıtlayabileceği veya sınırlarınızı ne kadar daraltabileceği konusunda herhangi bir fikriniz var mı?
Keşke söylemeseydim! Bunları aklıma bile getirmeseydim! Keşke hiç düşünmeseydim! Dediğiniz olaylarla karşılaştığınız oldu mu?
Peki ya konuştuğunuz veya düşündüğünüz şeylerin başınıza geldiğini gördünüz mü?
Zannederim hemen hepiniz bu tür duyguları zaman içinde yaşadınız.
Madem söylediklerimizin, hatta aklımızdan geçenlerin hayatımızda böyle değiştirici, yönlendirici ve güçlü bir etkisi var, o halde neden bu durumu kendi lehimize kullanmayı denemeyelim?
Öyle ya! Olumsuz kelimeler veya olumsuz düşünceler hayatımızı bu denli etkileyecek bir güce sahipse bu gücü hayatımızı olumlu yönde etkilemek ve daha mutlu olmak adına kullanmak daha mantıklı olmayacak mı?
Bunların yanı sıra, olumsuz sözler, düşünceler ve olumsuz kurulmuş cümlelerinde ikili ilişkilerimizi istenmedik bir şekilde etkilediği göz kapatılamayacak bir gerçektir.
O halde gelin bundan sonraki süreçte hep beraber, bu konuda neler yapabileceğimize şöyle bir göz atalım.
*Yaşanmışlıkları tarayalım.
Geçmiş, geçmiştir. Onu olduğu yerde bırakmak ve içinde bulunduğumuz ana yoğunlaşmak en akıllıca harekettir. Ancak eğer gelişimimize katkıda bulunacaksa, yaşadığımız olaylardan ders çıkarmak gerektiği de açıktır. Bu nedenle kimi zaman geriye dönük bir tarama yapmak hayatımızı daha kontrollü yaşamak için gerekli olacaktır.
Geçmişimize dönük inceleme yaparken birkaç noktayı göz önünde bulundurmamız gerekecektir. Kendimizi incitmeden, söylenmiş sözler için pişmanlık duymadan, keşkelere takılmadan yolumuza devam etmeyi ilke olarak benimseyelim. Dikkat edeceğimiz bir diğer önemli konu da kendimize karşı açık olmayı becerebilmek olacaktır.
Diğer insanlardan kendimizi ve hissettiklerimizi gizlemek mümkün olsa da, olaylar bizim içimizde olup bittiğinden kendimizden gizlenmemiz pek olası değildir.
Kendimizi kandırmayı deneyebiliriz. Ancak bunu yaptığımızda bir süre sonra benliğimizi incitmek riskimiz doğacak bu da bizi mutsuz olmaya itecektir.
Dolayısıyla ne kadar açık ve rahat olursak düşünme sürecimizi o kadar sağlıklı kullanmış oluruz.
Bunlara gerekli özeni gösterdikten sonra yapacağımız hayatımızın önceki dönemlerini inceleyerek iki önemli noktayı bulmaya çalışmak olacaktır.
Acaba biz evvelce,
-Herhangi bir konuda olumsuz konuşup da bu durumun karşımıza çıktığını gördük mü?
-Sadece aklımızdan geçirmekle yetinip sonra da aynı durumu tüm olumsuzlukları ile yaşadığımız oldu mu?
Bulduklarımızı bir kenara koyup, yaptığımız hataları tekrar etmediğimiz sürece geçmişteki kayıplarımız bugünün kazanımları hanesine yazılabilir diye düşünüyorum. Bu kayıtlarımızı alıp daha sonra kullanılmak üzere bir kenara bırakalım.
Bu deneyim bize bundan böyle olumsuz düşüncelere kendimizi kaptırmamızın doğru olmadığını yeteri kadar göstermiştir zannederim.
*Şimdiki zaman taraması yaparak kendimizi inceleyelim.
İçinde bulunduğumuz günün, anın, yaptıklarımızın, düşündüklerimizin, ağzımızdan çıkanların daha çok farkında olalım. Farkındalığımız ne kadar açık olursa, var ise hatalarımızı yakalama ve tekrar etmekten kurtulma şansını yakalamak o denli yüksek olacaktır.
Evet, hepsi bundan ibaret. Yapmamız gereken söylediklerimize ve bunların sonrasında gelişen olaylara dikkat etmekten ibaret olacaktır.
Bu çalışmayı, yaşadığımız an içinde kendimiz ile ilgili farkındalığımızı arttırmak için yapmamız gerekecektir. Şimdi kendinizi hazır hissediyorsanız bir sonraki adıma geçebiliriz.
*Olumsuz düşüncelere son!
Kişilerin diğerleri ile olan anlaşmaları yanında kendileri ile olan anlaşmaları da mevcuttur. Kendimiz ile yaptığımız anlaşmalar da kendimize karşı tutarlı olmamız açısından önemlidir. Böylesi anlaşmalarda kuralları biz bozup biz koyduğumuzdan, zamana ve zemine göre hareket edebilme şansımız oldukça yüksektir.
Kendimizle yapacağımız anlaşma ise; oldukça basit, kısa ve net.
Kafamızdan geçen olumsuz düşüncelere bir son vererek, bunları hayatımızdan çıkarıp atmak için elimizden gelen gayreti göstereceğiz. Buna bir nevi ‘Düşünceler ile savaş’ da diyebilirsiniz.
Savaş evet ama sonunda bizim kazançlı çıkacağımız ve tek korunma silahımızın aklımız olduğu bir savaş.
Hoşumuza gitmeyen, bizi bunaltan, kötü yönde etkileyen, her ne düşünce var ise aklımıza geldiği ilk anda kafamızdan atarak bunun yerine olayın tam tersini ve olumlu olanını koyalım.
Elbette ilk zamanlar bunu yapmak zor veya olanaksız gelebilir. İnsani olan bu tepkilerimizi bu kez görmezlikten gelip kendimizi olumlu olmaya yöneltelim.
Düşünce değiştirme yöntemi:
Olumsuz düşünceleri olumlu olanlarla değiştirelim demiştik. Demekle kalmayıp küçük bir örnek verelim ki konu daha rahat anlaşılsın.
Diyelim ki sınava gireceğiz. Herkesin hayatında bir şekilde sınava girdiği zamanlar mutlaka vardır. Varsayalım ki başarısız olma ihtimali de bizi çok korkutuyor. Kafamızdan bunu bir türlü çıkarıp atamıyoruz. Yemek yerken, hatta oturmuş ders çalışırken bile bu konu bir yerlerden aniden kafamızın içine yerleşip, bize soğuk terler döktürüyor.
Yapacağımız tek şey kendimizi başarısızlık düşüncesinden kurtarmak için önlem almaktır.
Nasıl mı? Bu olumsuzluk aklımıza her ne zaman gelirse durup kendi kendimize tekrar edelim.
'Ben bu sınavı başarı ile atlatıyorum'
Burada dikkat etmemiz gereken şey; içinde bulunduğumuz anda sınava girmiş ve kazanmış gibi zihnimizi olumlamamız ve bu olumsuzluk kafamıza her ne zaman takılırsa aynı olumlamayı tekrar etmemiz.
*Olumsuzluk içeren kelimelerden ve cümlelerden uzak duralım.
Bu da kendimiz ile yapacağımız diğer önemli anlaşmadır. İnsanlarla ilişkilerimizde ve konuşmalarımızda daima olumlu cümleler kurmaya ve olumlu kelimeler kullanmaya özen gösterelim.
Nasıl mı yapacağız? Gelin ufak bir örnek ile hemen görelim.
Örneğin çocuklarla girilen diyaloglarda birçoğumuz nedense onların yapmamalarını istediğimiz şeyleri söyleriz. Çocuklar da inatla yaptıkları her ne ise bıkıp usanmadan aynını yapmaya devam ederler.
Olumsuz eklentili kelime ve cümleler özellikle çocuklarda belli bir direnç oluşturur. Dolayısıyla ‘Yapma!’ dediğiniz anda savaşı kaybetmişsiniz demektir.
İstediğinizin yapılmasını arzu ediyorsanız işin sırrı yapmalarını istediğiniz her ise onu söyleyerek duruma müdahale etmeyi denemektir.
Zannederim birçok anne baba çocuklarının koltuklara çıkıp zıplamalarından hoşlanmamaktadır. Tıpkı çocuklar gibi büyüklerde ‘Yapma!’ kelimesinden hoşlanmaz ve sonuna ma eklenmiş her türlü emir cümlesine direnç gösterir.
Ne kendimizi ne onları yormamak adına yapılması beklenilen veya istenileni olumlu kurulmuş cümleler ile ifade etmek, iletişimde başarı şansımızı arttırır.
*Suçlama dolu cümleler kurmaktan kaçınalım.
İnsanlarla ilişkilerimizde söylemek istediklerimizi zihnimizin içinde biraz evirip çevirerek ve mümkünse öncelikle kendimizi onların yerine koyarak söylemeyi deneyelim. Dikkat edin söyleyeceklerimiz öncelikle bizim kulağımıza hoş gelmeli.
Gerçekten haklı olduğumuza inandığımız zamanlarda dahi karşımızdakilerin durumu ile ilgili değerlendirme yapmadan ve düşünmeden konuşmaktan kaçınalım.
İnsanlar hata yapabilir. Hataları nedeni ile suçlama yapmak da en kolay yoldur. Ancak şurası da bir gerçektir ki, bizde dahil hiç kimse suçlanmaktan hoşlanmaz.
Konuşmaya suçlamalarla giriş yapmaksa diyaloğu daha başlatmadan bitirmenize neden olacaktır.
Suçlama yapmak yerine, hissettiklerimizi anlatmak onların da duruma bizim açımızdan bakmalarına zemin hazırlayacaktır.
Bir arkadaşımızın istenmedik bir davranışı karşısında bizde olumsuz bir cümle ettiğimizde olay genellikle pek tatlıya bağlanmaz, diyalog kapanabilir.
'Bu davranışın beni çıldırtıyor' gibi bir söylem karşısında insanlar ister istemez olumsuz tepkiler verebilirler.
Bunun yerine 'Ben bu davranışa üzüldüm' cümlesinin daha etkin bir sonuç alacağına inanıyorum. Üzüldüğümüzü ifade etmekle beraber direk suçlama içermediğinden kabul edilebilirdir.
Söylediklerimizin suçlayıcı olmamasına dikkat ettiğimizde insanların bizi dinlemeye daha istekli olacakları bir gerçektir. Böylelikle bizde hayatımızı ve ikili ilişkilerimizi daha kolay yürütmek fırsatı yakalamış oluruz.
*Düşüncelerimize ve hayatımıza sınırlar çizmekten vazgeçelim.
Aslında tek başına incelenmesi gereken özel bir konu olmakla beraber gerek düşüncelerimize ve gerekse hayatımıza koyduğumuz sınırlamalar bizi olumsuz etkileyeceğinden bu konunun üzerinde kısaca da olsa durmak gerektiğini düşünüyorum.
Şunu yapabilirim, bunu yapamam gibi düşünceler bizi kısıtlamaktan öteye gitmez.
İnsan olarak bizler güçlü varlıklarız. Ne var ki gücümüzü ancak karşılaştığımız zor durumlar karşısında sınayabilme olanağı bulabiliriz. Hayat bizi zorlamadıkça içimizdeki güçten haberdar olmadan günlük ve sıradan olayları yaşamaya devam ederiz.
Elmayı avucumuza koyan birileri varsa neden ağaca tırmanalım ki?
İyi de ya bir gün elma avucumuzun içerisine konulmazsa?
İşte o zaman gücümüzü denemek ve kendimizi bilmek zamanıdır!
Koşullar zor veya imkansız görünse de içimizde varolan gücümüz sayesinde konu her ne ise üzerine gidip uğraş verdiğimizde başarı kaçınılmazdır. Gerçek anlamda hiçbir güzellik önümüze altın tepsi içerisinde konulmaz. Dolayısıyla koşullara veya yapamayacağımız fikrine takılmak yerine, işin neresinden başlamamız gerektiğine bakalım.
Karşılaştığımız her zorlukta veya başarmak istediğimiz her işte öncelikle sakin kalmaya özen gösterelim. Olaylar arasında ayırım yapmadan her zaman ve her koşulda başarılı olacağımıza önce kendimiz inanırsak başarıyı elde etmede önemli bir adım atmış sayılırız.
Çalışmaya açık olup düşüncelerimizde kendimize engel koymaktan uzak kaldığımız sürece başarıyı yakalama şansımız her zaman daha yüksek olacaktır.
Peki ya söylediklerinizin, hatta düşündüklerinizin bile sizi nasıl kısıtlayabileceği veya sınırlarınızı ne kadar daraltabileceği konusunda herhangi bir fikriniz var mı?
Keşke söylemeseydim! Bunları aklıma bile getirmeseydim! Keşke hiç düşünmeseydim! Dediğiniz olaylarla karşılaştığınız oldu mu?
Peki ya konuştuğunuz veya düşündüğünüz şeylerin başınıza geldiğini gördünüz mü?
Zannederim hemen hepiniz bu tür duyguları zaman içinde yaşadınız.
Madem söylediklerimizin, hatta aklımızdan geçenlerin hayatımızda böyle değiştirici, yönlendirici ve güçlü bir etkisi var, o halde neden bu durumu kendi lehimize kullanmayı denemeyelim?
Öyle ya! Olumsuz kelimeler veya olumsuz düşünceler hayatımızı bu denli etkileyecek bir güce sahipse bu gücü hayatımızı olumlu yönde etkilemek ve daha mutlu olmak adına kullanmak daha mantıklı olmayacak mı?
Bunların yanı sıra, olumsuz sözler, düşünceler ve olumsuz kurulmuş cümlelerinde ikili ilişkilerimizi istenmedik bir şekilde etkilediği göz kapatılamayacak bir gerçektir.
O halde gelin bundan sonraki süreçte hep beraber, bu konuda neler yapabileceğimize şöyle bir göz atalım.
*Yaşanmışlıkları tarayalım.
Geçmiş, geçmiştir. Onu olduğu yerde bırakmak ve içinde bulunduğumuz ana yoğunlaşmak en akıllıca harekettir. Ancak eğer gelişimimize katkıda bulunacaksa, yaşadığımız olaylardan ders çıkarmak gerektiği de açıktır. Bu nedenle kimi zaman geriye dönük bir tarama yapmak hayatımızı daha kontrollü yaşamak için gerekli olacaktır.
Geçmişimize dönük inceleme yaparken birkaç noktayı göz önünde bulundurmamız gerekecektir. Kendimizi incitmeden, söylenmiş sözler için pişmanlık duymadan, keşkelere takılmadan yolumuza devam etmeyi ilke olarak benimseyelim. Dikkat edeceğimiz bir diğer önemli konu da kendimize karşı açık olmayı becerebilmek olacaktır.
Diğer insanlardan kendimizi ve hissettiklerimizi gizlemek mümkün olsa da, olaylar bizim içimizde olup bittiğinden kendimizden gizlenmemiz pek olası değildir.
Kendimizi kandırmayı deneyebiliriz. Ancak bunu yaptığımızda bir süre sonra benliğimizi incitmek riskimiz doğacak bu da bizi mutsuz olmaya itecektir.
Dolayısıyla ne kadar açık ve rahat olursak düşünme sürecimizi o kadar sağlıklı kullanmış oluruz.
Bunlara gerekli özeni gösterdikten sonra yapacağımız hayatımızın önceki dönemlerini inceleyerek iki önemli noktayı bulmaya çalışmak olacaktır.
Acaba biz evvelce,
-Herhangi bir konuda olumsuz konuşup da bu durumun karşımıza çıktığını gördük mü?
-Sadece aklımızdan geçirmekle yetinip sonra da aynı durumu tüm olumsuzlukları ile yaşadığımız oldu mu?
Bulduklarımızı bir kenara koyup, yaptığımız hataları tekrar etmediğimiz sürece geçmişteki kayıplarımız bugünün kazanımları hanesine yazılabilir diye düşünüyorum. Bu kayıtlarımızı alıp daha sonra kullanılmak üzere bir kenara bırakalım.
Bu deneyim bize bundan böyle olumsuz düşüncelere kendimizi kaptırmamızın doğru olmadığını yeteri kadar göstermiştir zannederim.
*Şimdiki zaman taraması yaparak kendimizi inceleyelim.
İçinde bulunduğumuz günün, anın, yaptıklarımızın, düşündüklerimizin, ağzımızdan çıkanların daha çok farkında olalım. Farkındalığımız ne kadar açık olursa, var ise hatalarımızı yakalama ve tekrar etmekten kurtulma şansını yakalamak o denli yüksek olacaktır.
Evet, hepsi bundan ibaret. Yapmamız gereken söylediklerimize ve bunların sonrasında gelişen olaylara dikkat etmekten ibaret olacaktır.
Bu çalışmayı, yaşadığımız an içinde kendimiz ile ilgili farkındalığımızı arttırmak için yapmamız gerekecektir. Şimdi kendinizi hazır hissediyorsanız bir sonraki adıma geçebiliriz.
*Olumsuz düşüncelere son!
Kişilerin diğerleri ile olan anlaşmaları yanında kendileri ile olan anlaşmaları da mevcuttur. Kendimiz ile yaptığımız anlaşmalar da kendimize karşı tutarlı olmamız açısından önemlidir. Böylesi anlaşmalarda kuralları biz bozup biz koyduğumuzdan, zamana ve zemine göre hareket edebilme şansımız oldukça yüksektir.
Kendimizle yapacağımız anlaşma ise; oldukça basit, kısa ve net.
Kafamızdan geçen olumsuz düşüncelere bir son vererek, bunları hayatımızdan çıkarıp atmak için elimizden gelen gayreti göstereceğiz. Buna bir nevi ‘Düşünceler ile savaş’ da diyebilirsiniz.
Savaş evet ama sonunda bizim kazançlı çıkacağımız ve tek korunma silahımızın aklımız olduğu bir savaş.
Hoşumuza gitmeyen, bizi bunaltan, kötü yönde etkileyen, her ne düşünce var ise aklımıza geldiği ilk anda kafamızdan atarak bunun yerine olayın tam tersini ve olumlu olanını koyalım.
Elbette ilk zamanlar bunu yapmak zor veya olanaksız gelebilir. İnsani olan bu tepkilerimizi bu kez görmezlikten gelip kendimizi olumlu olmaya yöneltelim.
Düşünce değiştirme yöntemi:
Olumsuz düşünceleri olumlu olanlarla değiştirelim demiştik. Demekle kalmayıp küçük bir örnek verelim ki konu daha rahat anlaşılsın.
Diyelim ki sınava gireceğiz. Herkesin hayatında bir şekilde sınava girdiği zamanlar mutlaka vardır. Varsayalım ki başarısız olma ihtimali de bizi çok korkutuyor. Kafamızdan bunu bir türlü çıkarıp atamıyoruz. Yemek yerken, hatta oturmuş ders çalışırken bile bu konu bir yerlerden aniden kafamızın içine yerleşip, bize soğuk terler döktürüyor.
Yapacağımız tek şey kendimizi başarısızlık düşüncesinden kurtarmak için önlem almaktır.
Nasıl mı? Bu olumsuzluk aklımıza her ne zaman gelirse durup kendi kendimize tekrar edelim.
'Ben bu sınavı başarı ile atlatıyorum'
Burada dikkat etmemiz gereken şey; içinde bulunduğumuz anda sınava girmiş ve kazanmış gibi zihnimizi olumlamamız ve bu olumsuzluk kafamıza her ne zaman takılırsa aynı olumlamayı tekrar etmemiz.
*Olumsuzluk içeren kelimelerden ve cümlelerden uzak duralım.
Bu da kendimiz ile yapacağımız diğer önemli anlaşmadır. İnsanlarla ilişkilerimizde ve konuşmalarımızda daima olumlu cümleler kurmaya ve olumlu kelimeler kullanmaya özen gösterelim.
Nasıl mı yapacağız? Gelin ufak bir örnek ile hemen görelim.
Örneğin çocuklarla girilen diyaloglarda birçoğumuz nedense onların yapmamalarını istediğimiz şeyleri söyleriz. Çocuklar da inatla yaptıkları her ne ise bıkıp usanmadan aynını yapmaya devam ederler.
Olumsuz eklentili kelime ve cümleler özellikle çocuklarda belli bir direnç oluşturur. Dolayısıyla ‘Yapma!’ dediğiniz anda savaşı kaybetmişsiniz demektir.
İstediğinizin yapılmasını arzu ediyorsanız işin sırrı yapmalarını istediğiniz her ise onu söyleyerek duruma müdahale etmeyi denemektir.
Zannederim birçok anne baba çocuklarının koltuklara çıkıp zıplamalarından hoşlanmamaktadır. Tıpkı çocuklar gibi büyüklerde ‘Yapma!’ kelimesinden hoşlanmaz ve sonuna ma eklenmiş her türlü emir cümlesine direnç gösterir.
Ne kendimizi ne onları yormamak adına yapılması beklenilen veya istenileni olumlu kurulmuş cümleler ile ifade etmek, iletişimde başarı şansımızı arttırır.
*Suçlama dolu cümleler kurmaktan kaçınalım.
İnsanlarla ilişkilerimizde söylemek istediklerimizi zihnimizin içinde biraz evirip çevirerek ve mümkünse öncelikle kendimizi onların yerine koyarak söylemeyi deneyelim. Dikkat edin söyleyeceklerimiz öncelikle bizim kulağımıza hoş gelmeli.
Gerçekten haklı olduğumuza inandığımız zamanlarda dahi karşımızdakilerin durumu ile ilgili değerlendirme yapmadan ve düşünmeden konuşmaktan kaçınalım.
İnsanlar hata yapabilir. Hataları nedeni ile suçlama yapmak da en kolay yoldur. Ancak şurası da bir gerçektir ki, bizde dahil hiç kimse suçlanmaktan hoşlanmaz.
Konuşmaya suçlamalarla giriş yapmaksa diyaloğu daha başlatmadan bitirmenize neden olacaktır.
Suçlama yapmak yerine, hissettiklerimizi anlatmak onların da duruma bizim açımızdan bakmalarına zemin hazırlayacaktır.
Bir arkadaşımızın istenmedik bir davranışı karşısında bizde olumsuz bir cümle ettiğimizde olay genellikle pek tatlıya bağlanmaz, diyalog kapanabilir.
'Bu davranışın beni çıldırtıyor' gibi bir söylem karşısında insanlar ister istemez olumsuz tepkiler verebilirler.
Bunun yerine 'Ben bu davranışa üzüldüm' cümlesinin daha etkin bir sonuç alacağına inanıyorum. Üzüldüğümüzü ifade etmekle beraber direk suçlama içermediğinden kabul edilebilirdir.
Söylediklerimizin suçlayıcı olmamasına dikkat ettiğimizde insanların bizi dinlemeye daha istekli olacakları bir gerçektir. Böylelikle bizde hayatımızı ve ikili ilişkilerimizi daha kolay yürütmek fırsatı yakalamış oluruz.
*Düşüncelerimize ve hayatımıza sınırlar çizmekten vazgeçelim.
Aslında tek başına incelenmesi gereken özel bir konu olmakla beraber gerek düşüncelerimize ve gerekse hayatımıza koyduğumuz sınırlamalar bizi olumsuz etkileyeceğinden bu konunun üzerinde kısaca da olsa durmak gerektiğini düşünüyorum.
Şunu yapabilirim, bunu yapamam gibi düşünceler bizi kısıtlamaktan öteye gitmez.
İnsan olarak bizler güçlü varlıklarız. Ne var ki gücümüzü ancak karşılaştığımız zor durumlar karşısında sınayabilme olanağı bulabiliriz. Hayat bizi zorlamadıkça içimizdeki güçten haberdar olmadan günlük ve sıradan olayları yaşamaya devam ederiz.
Elmayı avucumuza koyan birileri varsa neden ağaca tırmanalım ki?
İyi de ya bir gün elma avucumuzun içerisine konulmazsa?
İşte o zaman gücümüzü denemek ve kendimizi bilmek zamanıdır!
Koşullar zor veya imkansız görünse de içimizde varolan gücümüz sayesinde konu her ne ise üzerine gidip uğraş verdiğimizde başarı kaçınılmazdır. Gerçek anlamda hiçbir güzellik önümüze altın tepsi içerisinde konulmaz. Dolayısıyla koşullara veya yapamayacağımız fikrine takılmak yerine, işin neresinden başlamamız gerektiğine bakalım.
Karşılaştığımız her zorlukta veya başarmak istediğimiz her işte öncelikle sakin kalmaya özen gösterelim. Olaylar arasında ayırım yapmadan her zaman ve her koşulda başarılı olacağımıza önce kendimiz inanırsak başarıyı elde etmede önemli bir adım atmış sayılırız.
Çalışmaya açık olup düşüncelerimizde kendimize engel koymaktan uzak kaldığımız sürece başarıyı yakalama şansımız her zaman daha yüksek olacaktır.
10 Mayıs 2009 Pazar
Her Limanda Bir Sevgili?
Bildiğiniz gibi seyahat etmek, uzak yerlere gidebilmek evvelki yıllarda her yiğidin harcı değilmiş. İnsanlar açıkça gerekmedikçe yerlerinden bile kımıldamaz, herkes kendi şehrinde yaşar, bir başka yere gitmesi için de genellikle önemli bir takım nedenleri olurmuş.
Seyahate çıkmak gerektiğinde günlerce düşünülür, ardından uzun uzun hazırlıklar yapılırmış.
Denizciler içinse bu durum oldubitti pek geçerli değildi. Onlar gemilerine binerek dünyanın en değişik yerlerine gider ve aylar boyu seyahat halinde olurlardı. Dünyanın farklı ve güzel kentlerini görme ayrıcalıkları bir yana hele o ‘Her limanda bir sevgili’ hikayeleri yok mu? Zannederim bu durum da herkes için ayrı bir kıskançlık konusuydu.
Ailelerinden devamlı uzak olmaları, hiçbir yere bağlı kalamadan okyanuslar ortasında bir deniz kabuğu gibi salınan gemide oradan buraya gitmeleri… Denizin kudurduğu zamanlarda dalgalarla boğuşmak zorunda kalmalarını es geçenler her limanda bir sevgilileri olduğu hayali ile denizcilerin hayatlarına şöyle bir iç geçirirlerdi.
Eh yalanda değil hani. İrili ufaklı gemiler, ambarlarındaki yüklerle bir limandan diğerine nazlanarak yüzerken zamanın ve şartların gereği uğrak yerlerinde indir bindir işlemleri nedeni ile epeyce bir vakit kaybedilirdi.
Gemi limanda uzunca bir süre geçirirse ne olacak? Elbette kaptan ve dahi mürettebat dışarı çıkacak, yemek yiyecek, alışveriş edecek, şehirle tanışacak…
Hele birde yükün düzenli olarak iki liman arasında taşındığını varsayacak olursak, çaresiz gidilip gelinen bu limanlarda çeşitli dostluklar kurulacak.
Aşklar, ayrılıklar, kavuşmalar yaşanacak. Mendiller sallanıp gözyaşları dökülecek. Kavuşmaların heyecanına sevgiliye bir ülkeden diğerine taşınan hediyeler eşlik edecek.
Alan memnun, satan razı iken bir zaman sonra malların ayrı ayrı taşındığı, hem yüklemeyi ve hem de tahliyeyi kolaylaştıran konteyner dediğimiz demir sandıklar icat edildi.
Konteyner gemilerinden sahipleri pek hoşnuttur da acaba kaptanları bu durumdan memnun mudur? İşte onu sormak lazım…
Arada bir gelen dökme yük gemilerini hesaba katmazsak (ki katmasak daha doğru, çünkü bir gelenin genelde bir daha gelmesi pek zor.) artık ne rıhtımda bir hafta kalan gemiler var, ne de adamcağızların işten güçten başlarını kaşıyacak vakitleri. Gemi geldi, iş altı edildi. İşi bitti derken gelmesi ile gitmesinin neredeyse bir olduğu denizciler tarafından bilinen bir gerçek. Hal böyle olunca da gemidekilerin sosyal hayata ayıracak vakitleri olacağı pek düşünülemez.
Bu durumda da gerek kaptanlar gerekse mürettebat bırakın şehir gezmeyi gemiden burunlarını bile çıkaramıyorlar.
Derdi bize mi düştü diyebilirsiniz. Düşmedi elbette ama konteyner gemilerinin artması ile denizcilerin sosyal hayat anlamında özenilecek bir taraflarının da kalmamış olduğu ortadadır.
Buna rağmen deniz halen cilve yapıp zorluk çıkartmaya, mürettebat problemlerle uğraşmaya, kaptanların da sinirleri halen gerilmeye devam etmektedir.
Tüm bu tantananın arasında zaten sosyal hayatı tamamen bitmiş olan denizcilerin de gerçek birer Polyanna olması gerektiği açıktır.
Bunu başaranlar var mıdır? Gemiler her şeye rağmen bir limandan diğerine koştuğuna göre evet! Bize de onları takdir etmek kolaylıklar dilemek düşmektedir. Ne dersiniz?
Sevgiyle kalın.
Seyahate çıkmak gerektiğinde günlerce düşünülür, ardından uzun uzun hazırlıklar yapılırmış.
Denizciler içinse bu durum oldubitti pek geçerli değildi. Onlar gemilerine binerek dünyanın en değişik yerlerine gider ve aylar boyu seyahat halinde olurlardı. Dünyanın farklı ve güzel kentlerini görme ayrıcalıkları bir yana hele o ‘Her limanda bir sevgili’ hikayeleri yok mu? Zannederim bu durum da herkes için ayrı bir kıskançlık konusuydu.
Ailelerinden devamlı uzak olmaları, hiçbir yere bağlı kalamadan okyanuslar ortasında bir deniz kabuğu gibi salınan gemide oradan buraya gitmeleri… Denizin kudurduğu zamanlarda dalgalarla boğuşmak zorunda kalmalarını es geçenler her limanda bir sevgilileri olduğu hayali ile denizcilerin hayatlarına şöyle bir iç geçirirlerdi.
Eh yalanda değil hani. İrili ufaklı gemiler, ambarlarındaki yüklerle bir limandan diğerine nazlanarak yüzerken zamanın ve şartların gereği uğrak yerlerinde indir bindir işlemleri nedeni ile epeyce bir vakit kaybedilirdi.
Gemi limanda uzunca bir süre geçirirse ne olacak? Elbette kaptan ve dahi mürettebat dışarı çıkacak, yemek yiyecek, alışveriş edecek, şehirle tanışacak…
Hele birde yükün düzenli olarak iki liman arasında taşındığını varsayacak olursak, çaresiz gidilip gelinen bu limanlarda çeşitli dostluklar kurulacak.
Aşklar, ayrılıklar, kavuşmalar yaşanacak. Mendiller sallanıp gözyaşları dökülecek. Kavuşmaların heyecanına sevgiliye bir ülkeden diğerine taşınan hediyeler eşlik edecek.
Alan memnun, satan razı iken bir zaman sonra malların ayrı ayrı taşındığı, hem yüklemeyi ve hem de tahliyeyi kolaylaştıran konteyner dediğimiz demir sandıklar icat edildi.
Konteyner gemilerinden sahipleri pek hoşnuttur da acaba kaptanları bu durumdan memnun mudur? İşte onu sormak lazım…
Arada bir gelen dökme yük gemilerini hesaba katmazsak (ki katmasak daha doğru, çünkü bir gelenin genelde bir daha gelmesi pek zor.) artık ne rıhtımda bir hafta kalan gemiler var, ne de adamcağızların işten güçten başlarını kaşıyacak vakitleri. Gemi geldi, iş altı edildi. İşi bitti derken gelmesi ile gitmesinin neredeyse bir olduğu denizciler tarafından bilinen bir gerçek. Hal böyle olunca da gemidekilerin sosyal hayata ayıracak vakitleri olacağı pek düşünülemez.
Bu durumda da gerek kaptanlar gerekse mürettebat bırakın şehir gezmeyi gemiden burunlarını bile çıkaramıyorlar.
Derdi bize mi düştü diyebilirsiniz. Düşmedi elbette ama konteyner gemilerinin artması ile denizcilerin sosyal hayat anlamında özenilecek bir taraflarının da kalmamış olduğu ortadadır.
Buna rağmen deniz halen cilve yapıp zorluk çıkartmaya, mürettebat problemlerle uğraşmaya, kaptanların da sinirleri halen gerilmeye devam etmektedir.
Tüm bu tantananın arasında zaten sosyal hayatı tamamen bitmiş olan denizcilerin de gerçek birer Polyanna olması gerektiği açıktır.
Bunu başaranlar var mıdır? Gemiler her şeye rağmen bir limandan diğerine koştuğuna göre evet! Bize de onları takdir etmek kolaylıklar dilemek düşmektedir. Ne dersiniz?
Sevgiyle kalın.
8 Nisan 2009 Çarşamba
Bosphorus – The OX Passage
Başlığı görünce aklınıza ne geldi bilmem ama sözünü edeceğimiz ünlü bir otel değil. Tarih boyunca çeşitli pazarlıklara konu olmuş boğazlarımızda gemiler geçiş yaparken yaşanan zorluklar, son dönemlerde üzerinde oldukça kafa yorulan kazalar veya kaza olma olasılıkları üzerine tutulan istatistikler değil. Bir süre evveline dek aklımızı epeyce meşgul eden ve yine boğazlarımızı konu alan 20 Temmuz 1936 tarihli Montrö anlaşması hiç değil.
Geçtiğimiz günlerde İstanbul boğazının güzelim manzarasını seyrederken aklıma birden mitolojideki o eski hikayesi takıldı. Yani boğazın boğaz olma meselesi… Nasıl mı? Gelin hep beraber derin bir nefes alıp mitolojinin tozlu sayfalarında şöyle bir gezintiye çıkalım. Efsanelerin ağızdan ağza dolaştığı yeraltı, yeryüzü, denizler ve hatta aşkın bile farklı tanrıların hakimiyetinde olduğuna inanıldığı o günlere şöyle bir uzanalım. Hemen her yaşamsal duruma ait farklı bir Tanrı olsa da bunların arasında Zeus’un yeri farklıymış. Mitolojik söylencelere bakılacak olduğunda Zeus hepsinin başı konumundaymış. Aynı zamanda da kadınlara zaafı olan uslanmaz bir çapkınmış. Söylenen o ki hüküm sürdüğü zamanlarda yanında yakınında bulunan ve beğendiği hiçbir hatun kişiyi es geçmemiş. Böyle çapkın bir adam eğer evliliklerin koruyucusu olduğu kabul edilen yüce tanrıça Hera ile evli ise neler olabileceğini varın artık siz düşünün. Kadıncağız bu durumda kendi evliliğinden başını kaldırıp da diğer evliliklerin kurtulması için çaba gösterecek vakti nasıl buluyordu bilemiyorum ama dedim ya ben mitlerin yalancısıyım.
Hiçbir zaman akıllı durmayan ve her seferinde bir şekilde karısına yakalanan Zeus günlerden bir gün de gönlünü İo adında bir kızcağıza kaptırmış. Artık aşık mı oldu, kendisine farklı bir eğlence olsun diye mi onun peşine düştü bilinmez. Öte yandan İo, Hera’dan korktuğu için uzunca bir süre itiraz ederek Zeus’tan kaçmış. Ancak tahmin edeceğiniz üzere bu sızlanmalar yüce Tanrı Zeus’un pek de umurunda olmamış. Zaten böyle durumlarda Tanrılar Tanrısını durdurmanın mümkün olmayacağını mitolojiyi az biraz bilenler bilirler. Günlerden bir gün Zeus tam Io’yu bir köşeye kıstırmışken birden karısı Hera’nın geldiğini haber almış.
Bir erkek olarak payen ne olursa olsun sonuç değişmez! Her zaman ve daima karından korkarsın. Bu kural Zeus için de bozulmadığından hemen durumu kurtarmaya çalışarak etrafı bulutlarla kaplamış. Böylelikle Hera’nın Io’yu görmeyeceğini ve vaziyeti savuşturabileceğini hesaplamış ama nafile…
Tanrıça Hera kocasının bu numaralarını artık ezbere bildiğinden etraftaki bu alakasız bulutları görünce şüphesi ikiye katlamış. Hemen derin bir nefes alıp bulutların üzerine üfleyerek dağılmalarını sağlamış. Zeus ise her tecrübeli adam gibi bu duruma da bir kılıf bularak Io’yu bu kez de bir öküze çevirmiş.
Hera ortalığı kolaçan edip herhangi bir kadına rastlamayınca biraz durulur gibi olmuşsa da birden kendisine saf saf bakan öküz biçimindeki Io çekmiş dikkatini. Artık içine mi doğdu, yoksa hırsını mı alamadı bilinmez ani bir kararla her şeyi bırakıp Io’nun üzerine gitmeye başlamış.
Io can havliyle kaçarken Hera da peşinden koşturmaya devam etmiş. Anlatılan o ki; bu amansız kovalamaca Ege kıyılarından başlayıp Karadeniz’e dek sürmüş. Can havli ile kaçan bir öküzün ayakları altında kalan kara parçaları da kimi yerlerden ayrılarak bu günkü Ox Passage ya da diğer adı ile Öküz Geçidi’ni oluşturmuşlar.
Baktığınızda bu kadar güzel bir yere neden bu ismin layık görüldüğünü anlayamasak da hikayeyi duyunca hak vermemek pek mümkün değil.
Adı her ne olursa olsun dünyanın en özel yerlerinden birisine sahip olduğumuz için şanslı bir ülke olduğumuz muhakkak. Her şey güzelliklerle bitmese de bu ayrıcalığa sahip olduğumuzu bilmek ve boğazın güzelliklerine bakarak içinde kaybolmak insanın moralini düzeltiyor ne dersiniz?
Sevgiyle kalın.
Patricia Muradi
(05/04/2009 tarihinde Haber Türk gazetesinde yayımlanmıştır.)
Geçtiğimiz günlerde İstanbul boğazının güzelim manzarasını seyrederken aklıma birden mitolojideki o eski hikayesi takıldı. Yani boğazın boğaz olma meselesi… Nasıl mı? Gelin hep beraber derin bir nefes alıp mitolojinin tozlu sayfalarında şöyle bir gezintiye çıkalım. Efsanelerin ağızdan ağza dolaştığı yeraltı, yeryüzü, denizler ve hatta aşkın bile farklı tanrıların hakimiyetinde olduğuna inanıldığı o günlere şöyle bir uzanalım. Hemen her yaşamsal duruma ait farklı bir Tanrı olsa da bunların arasında Zeus’un yeri farklıymış. Mitolojik söylencelere bakılacak olduğunda Zeus hepsinin başı konumundaymış. Aynı zamanda da kadınlara zaafı olan uslanmaz bir çapkınmış. Söylenen o ki hüküm sürdüğü zamanlarda yanında yakınında bulunan ve beğendiği hiçbir hatun kişiyi es geçmemiş. Böyle çapkın bir adam eğer evliliklerin koruyucusu olduğu kabul edilen yüce tanrıça Hera ile evli ise neler olabileceğini varın artık siz düşünün. Kadıncağız bu durumda kendi evliliğinden başını kaldırıp da diğer evliliklerin kurtulması için çaba gösterecek vakti nasıl buluyordu bilemiyorum ama dedim ya ben mitlerin yalancısıyım.
Hiçbir zaman akıllı durmayan ve her seferinde bir şekilde karısına yakalanan Zeus günlerden bir gün de gönlünü İo adında bir kızcağıza kaptırmış. Artık aşık mı oldu, kendisine farklı bir eğlence olsun diye mi onun peşine düştü bilinmez. Öte yandan İo, Hera’dan korktuğu için uzunca bir süre itiraz ederek Zeus’tan kaçmış. Ancak tahmin edeceğiniz üzere bu sızlanmalar yüce Tanrı Zeus’un pek de umurunda olmamış. Zaten böyle durumlarda Tanrılar Tanrısını durdurmanın mümkün olmayacağını mitolojiyi az biraz bilenler bilirler. Günlerden bir gün Zeus tam Io’yu bir köşeye kıstırmışken birden karısı Hera’nın geldiğini haber almış.
Bir erkek olarak payen ne olursa olsun sonuç değişmez! Her zaman ve daima karından korkarsın. Bu kural Zeus için de bozulmadığından hemen durumu kurtarmaya çalışarak etrafı bulutlarla kaplamış. Böylelikle Hera’nın Io’yu görmeyeceğini ve vaziyeti savuşturabileceğini hesaplamış ama nafile…
Tanrıça Hera kocasının bu numaralarını artık ezbere bildiğinden etraftaki bu alakasız bulutları görünce şüphesi ikiye katlamış. Hemen derin bir nefes alıp bulutların üzerine üfleyerek dağılmalarını sağlamış. Zeus ise her tecrübeli adam gibi bu duruma da bir kılıf bularak Io’yu bu kez de bir öküze çevirmiş.
Hera ortalığı kolaçan edip herhangi bir kadına rastlamayınca biraz durulur gibi olmuşsa da birden kendisine saf saf bakan öküz biçimindeki Io çekmiş dikkatini. Artık içine mi doğdu, yoksa hırsını mı alamadı bilinmez ani bir kararla her şeyi bırakıp Io’nun üzerine gitmeye başlamış.
Io can havliyle kaçarken Hera da peşinden koşturmaya devam etmiş. Anlatılan o ki; bu amansız kovalamaca Ege kıyılarından başlayıp Karadeniz’e dek sürmüş. Can havli ile kaçan bir öküzün ayakları altında kalan kara parçaları da kimi yerlerden ayrılarak bu günkü Ox Passage ya da diğer adı ile Öküz Geçidi’ni oluşturmuşlar.
Baktığınızda bu kadar güzel bir yere neden bu ismin layık görüldüğünü anlayamasak da hikayeyi duyunca hak vermemek pek mümkün değil.
Adı her ne olursa olsun dünyanın en özel yerlerinden birisine sahip olduğumuz için şanslı bir ülke olduğumuz muhakkak. Her şey güzelliklerle bitmese de bu ayrıcalığa sahip olduğumuzu bilmek ve boğazın güzelliklerine bakarak içinde kaybolmak insanın moralini düzeltiyor ne dersiniz?
Sevgiyle kalın.
Patricia Muradi
(05/04/2009 tarihinde Haber Türk gazetesinde yayımlanmıştır.)
7 Nisan 2009 Salı
Kadından Kaptan Olur mu?
Evvelce kadınlar birçok iş alanından uzak tutuldukları gibi denizcilik sektörüne de pek yanaştırılmazlardı.
Bu gün kadınları memnuniyetle kabul edip çalışmalarına olumlu bakılıp başarılarına alkış tutulsa da, sektör yıllarca evvel bu kuralın en katı uygulandığı yerlerden birisiydi.
Gemilerinde kadın olmasına şiddetle itiraz eden denizciler içinde durum bundan pek farklı değildi. Şayet kaderin bir cilvesi ile kadın olarak dünyaya gelmişseniz yolcu taşıyan gemiler hariç diğerlerine binebilmeniz için ancak ölümden kurtarılmış bir kazazede ya da savaş sonucu elde edilmiş bir ganimet olmanız gerekirdi.
Belki narin yapıları, duygusal yanlarının ağır bastığının düşünülmesi ya da sebep bunlardan hiç birisi… Kim bilir? Tek bildiğim uygulamanın yüzyıllar boyu bundan ibaret olduğu.
Geçen zaman ile beraber ne olduysa oldu; kadınlar her şeyde olduğu gibi sabırlı davranıp sonunda yavaşça bu işin içine de sızmayı bir şekilde başardılar. Günümüzde durum artık o denli değişti ki kadınlar uzak yol kaptanlığı dahi yapabilecek bir konuma geldiler.
Eh tüm bu değişiklikler bir günde olmadı elbette. Süreç yavaşça ve son derece zararsız bir şekilde işledi. Hiç kimsenin ruhu duymadan sonunda olan oldu!
Kadınlar önce ofislerde sekreter olarak göreve başladılar. Telefonlara bakan, notları alan ve kimi zamanda mektupların yazılmasına yardımcı olan kadınları başlarda pek kimse hesaba almadı. Üstelik bu yeniliğe kimsenin itirazı olduğu da söylenemezdi.
O güne dek sadece erkeklerin hüküm sürdüğü ofislere dişilerin de boy göstermesi dikenlerin arasında yer alan bir gül gibi şefkatle onaylandı.
Hatta erkeklere kıyasla daha düzenli olmaları, etraflarının temizliğine dikkat etmeleri onların takdir görmelerine ve ayrıcalıklı tutulmalarına neden oldu. Üstelik giyim kuşamlarına da erkek elemanlardan daha fazla özen gösteriyorlardı ki bu da ofislerin daha kaliteli bir görünüme bürünmesini sağlamıştı.
Zaman içerisinde kadınlar ofisin içinde vakit geçirdikçe, işlerin telefonlara bakmak ve mektupları dikte etmekle sınırlı kalmadığını anladılar. Bu kez onlar yaparsa bizde yaparız iddiası gündeme geldi. Erkeklerin iki katı çalışmaya kendilerini mecbur hisseden bir psikoloji ile işe giriştiklerinden kısa sürede ön plana çıkmayı başardılar.
Onların bu kadarla yetineceğini zannedenlerse bir zaman sonra yanıldıklarını anlayacaklardı.
Maalesef bir süre sonra kadınlar erkeklerin yıkılmaz kalesi ve hamamlar hariç bir başlarına istedikleri muhabbeti edebilecekleri tek yer olan limana da el atmaya karar verdiler.
Erkekler bu durumu önce tuhaf bulup ‘Ne alaka canım’ diyerek hafif yollu itiraz ettilerse de yapılan baskılara dayanamadılar. Hemen hepsi kadınların şikayet edip somurtmasına dayanamadıklarından sonunda pes ettiler.
Başlarda edilen katı itirazlar sonunda ‘Götürelim canım kızcağızı o da görsün bakalım, liman nedir, gemi nedir? Nasıl yanaşır’ söylemlerine dönüşüverdi.
Kadınlarsa yeni tanıştıkları bu mekanı pek sevdiler. Öyle ki ofisin içine döndükleri zaman bile o tozlu rıhtımları, denizin mavi sularını, gemilerin suların içinde nazlanarak dönüşünü akıllarından çıkaramadılar.
Bunun üzerine cesaretlenip bir adım daha ileri gittiler. Kimisi ofisin içerisinde kalıp daha farklı ve önemli görevleri yapmayı tercih ederken kimisi de gemilere atlayıp uzak yollara açıldılar. İşin bu aşamasında hiç kimsenin yapacak bir şeyi kalmamıştı.
Çünkü artık kadınlardan da kaptan oluyordu.
Günümüzde her sektörde olduğu gibi Denizcilik sektöründe de kadınların yerlerini aldıklarını görmek mutluluk verici. Hele ki çocukluktan yeni çıkmış görüntüsünü halen koruyan gencecik kızlarımızı üniformaları içinde görmek benim için ayrı bir keyif.
Sevgiyle kalın.
Patricia Muradi
(Bu yazı Haber Türk gazetesinin 29/03/2009 tarihli sayısında yayımlanmıştır.)
Bu gün kadınları memnuniyetle kabul edip çalışmalarına olumlu bakılıp başarılarına alkış tutulsa da, sektör yıllarca evvel bu kuralın en katı uygulandığı yerlerden birisiydi.
Gemilerinde kadın olmasına şiddetle itiraz eden denizciler içinde durum bundan pek farklı değildi. Şayet kaderin bir cilvesi ile kadın olarak dünyaya gelmişseniz yolcu taşıyan gemiler hariç diğerlerine binebilmeniz için ancak ölümden kurtarılmış bir kazazede ya da savaş sonucu elde edilmiş bir ganimet olmanız gerekirdi.
Belki narin yapıları, duygusal yanlarının ağır bastığının düşünülmesi ya da sebep bunlardan hiç birisi… Kim bilir? Tek bildiğim uygulamanın yüzyıllar boyu bundan ibaret olduğu.
Geçen zaman ile beraber ne olduysa oldu; kadınlar her şeyde olduğu gibi sabırlı davranıp sonunda yavaşça bu işin içine de sızmayı bir şekilde başardılar. Günümüzde durum artık o denli değişti ki kadınlar uzak yol kaptanlığı dahi yapabilecek bir konuma geldiler.
Eh tüm bu değişiklikler bir günde olmadı elbette. Süreç yavaşça ve son derece zararsız bir şekilde işledi. Hiç kimsenin ruhu duymadan sonunda olan oldu!
Kadınlar önce ofislerde sekreter olarak göreve başladılar. Telefonlara bakan, notları alan ve kimi zamanda mektupların yazılmasına yardımcı olan kadınları başlarda pek kimse hesaba almadı. Üstelik bu yeniliğe kimsenin itirazı olduğu da söylenemezdi.
O güne dek sadece erkeklerin hüküm sürdüğü ofislere dişilerin de boy göstermesi dikenlerin arasında yer alan bir gül gibi şefkatle onaylandı.
Hatta erkeklere kıyasla daha düzenli olmaları, etraflarının temizliğine dikkat etmeleri onların takdir görmelerine ve ayrıcalıklı tutulmalarına neden oldu. Üstelik giyim kuşamlarına da erkek elemanlardan daha fazla özen gösteriyorlardı ki bu da ofislerin daha kaliteli bir görünüme bürünmesini sağlamıştı.
Zaman içerisinde kadınlar ofisin içinde vakit geçirdikçe, işlerin telefonlara bakmak ve mektupları dikte etmekle sınırlı kalmadığını anladılar. Bu kez onlar yaparsa bizde yaparız iddiası gündeme geldi. Erkeklerin iki katı çalışmaya kendilerini mecbur hisseden bir psikoloji ile işe giriştiklerinden kısa sürede ön plana çıkmayı başardılar.
Onların bu kadarla yetineceğini zannedenlerse bir zaman sonra yanıldıklarını anlayacaklardı.
Maalesef bir süre sonra kadınlar erkeklerin yıkılmaz kalesi ve hamamlar hariç bir başlarına istedikleri muhabbeti edebilecekleri tek yer olan limana da el atmaya karar verdiler.
Erkekler bu durumu önce tuhaf bulup ‘Ne alaka canım’ diyerek hafif yollu itiraz ettilerse de yapılan baskılara dayanamadılar. Hemen hepsi kadınların şikayet edip somurtmasına dayanamadıklarından sonunda pes ettiler.
Başlarda edilen katı itirazlar sonunda ‘Götürelim canım kızcağızı o da görsün bakalım, liman nedir, gemi nedir? Nasıl yanaşır’ söylemlerine dönüşüverdi.
Kadınlarsa yeni tanıştıkları bu mekanı pek sevdiler. Öyle ki ofisin içine döndükleri zaman bile o tozlu rıhtımları, denizin mavi sularını, gemilerin suların içinde nazlanarak dönüşünü akıllarından çıkaramadılar.
Bunun üzerine cesaretlenip bir adım daha ileri gittiler. Kimisi ofisin içerisinde kalıp daha farklı ve önemli görevleri yapmayı tercih ederken kimisi de gemilere atlayıp uzak yollara açıldılar. İşin bu aşamasında hiç kimsenin yapacak bir şeyi kalmamıştı.
Çünkü artık kadınlardan da kaptan oluyordu.
Günümüzde her sektörde olduğu gibi Denizcilik sektöründe de kadınların yerlerini aldıklarını görmek mutluluk verici. Hele ki çocukluktan yeni çıkmış görüntüsünü halen koruyan gencecik kızlarımızı üniformaları içinde görmek benim için ayrı bir keyif.
Sevgiyle kalın.
Patricia Muradi
(Bu yazı Haber Türk gazetesinin 29/03/2009 tarihli sayısında yayımlanmıştır.)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)